Sayfalar

13 Şubat 2015 Cuma

YAŞAMIN ANLAMINA DAİR...

Şu aralar Alfred Adler’in “Yaşamın Anlamı ve Amacı” isimli kitabını okuyorum. Bu etkileyici kitabın bazı bölümlerini zaman zaman sizlerle de paylaşmak istiyorum.

Öncelikle, kısaca Alfred Adler’den bahsetmeliyim. Adler, 1870-1937 yılları arasında yaşamış, “Bireysel Psikoloji” ekolünün kurucusu olan ve “eksiklik duygusu” kavramını ilk kez ortaya atan psikiyatrdır. Eksiklik duygusu taşıyan, duygusal yönden sakatlanmış kişileri, sağduyuya, olgunluğa ve toplumda yararlı olmaya yöneltecek, destekleyici ve esnek bir psikoterapi yöntemi geliştirmiştir.

Kitap özetle; yaşamı anlamlandırmaya nasıl ve ne zaman başladığımızdan, hangi koşulların hayatımıza ket vuran yanlış anlamlandırmalara sebep olduğundan ve neyi, nasıl değiştirebileceğimizden bahsediyor.

Kitaptan bir bölüm;

“Biz insanlar anlamlı ilişkilerin oluşturduğu bir dünyada yaşar, nesneleri ilişkilerinden soyutlayıp saf olarak değil, bizim için taşıdıkları önem açısından algılarız. Algılarımız daha kaynakta bizim insan olarak güttüğümüz amaçlar tarafından belirlenir. Biz, gerçeği her zaman ona verdiğimiz anlamla kavrarız, yani salt gerçek değil, daha önce tarafımızdan yorumlanmış bir gerçek olarak. Dolayısıyla, bu anlamın her zaman az çok kusurlu ve eksik nitelik taşıyacağını, hatta hiçbir zaman kesin bir doğruluk içermeyeceğini varsaymak akla yakın bir davranıştır. Anlamlı ilişkilerden oluşan dünyamız, hata ve yanılgılarla dolup taşan bir dünyadır.”

Gerçekten de, her birimizin aynı olay karşısında gösterdiği tepki ve geliştirdiği davranış birbirinden oldukça farklıdır. İşte Adler bu farkın, her bireyin yaşama verdiği anlamın ayrı olmasından, dolayısıyla bu anlam sonucunda algımızın da farklılık göstermesinden kaynakladığını söylüyor.

Kitaba devam edelim;

“Kulaklarımızı ağızlardan çıkan sözlere tıkayıp da davranışlarını izledik mi, her insanın kendine özgü bireysel bir “yaşam amacı” olup, tüm konumlarının, tavır ve tutumlarının, tüm devinimlerinin, dışavurum biçimlerinin, gidişatının, açgözlü isteklerinin, alışkanlıklarının ve karakter özelliklerinin bu anlamla uyum içinde olduğunu görürüz.”

Yukarıdaki anlatım, bireylerin sadece davranışlarını gözlemleyerek yapılacak bir incelemede, bireyin tüm davranış, söylem ve hareketlerinin, yaşamı anlamlandırmasıyla uyumlu olduğunun görüleceğini söylüyor. Üstelik bize, “yaşamı nasıl anlamlandırıyorsun?” diye sorulması halinde, bu soruya neredeyse birçoğumuzun bir çırpıda verilecek bir cevabı olmadığı düşünülürse, aslında kendimizin de hiç farkına varmadığımız bir durumun, tüm devinimimizi sağladığını rahatça söyleyebiliriz.  Adler, hiç kimsenin yaşam amacının kusursuz ve doğru olmadığını söyledikten sonra, eğer “doğru” bir amaç belirlemek için yola çıkacaksak, bahsedilen doğrunun, insanlık için doğru olan, insanların amaç ve hedefleri için doğru olan, olduğunu söylüyor. Aksi takdirde birey tüm yaşamını, sadece kendisi için doğru olanı yaşayarak geçiriyor ise, burada genel bir doğrudan söz edilemeyeceğini belirtiyor.

İnsanların üç temel ödevi olduğundan bahseden Adler, bunların;

-Yaşamın bize buyur ettiği ve bazı sınırlamalar koyduğu iş-güç yapıyor olmak,
-Toplum içinde yaşıyor olmak,
-İki cins olarak yaradılışımız nedeniyle karşı cins ile ilişki kuruyor olmak, olduğunu söylüyor.

“Bireysel psikolojinin” ilgilendiği tüm yaşam sorunlarının, daima, iş-güç, toplumsallık ve cinsellik ile ilgili sorunlardan birine indirgendiğini belirten Adler, “Özellikle bu üç ödev karşısındaki tavır ve tutumuyla, içimizden her biri, yaşamın anlamına ilişkin en içtenlikli inancını bütün açıklığıyla dile getirir.” diyor.

Bu yazıda kitaptan size aktaracağım son bölüm, belki de en çarpıcı olanı;

“Bebekler bile kendi olanaklarını ve kendilerini çevreleyen yaşamda oynayacakları rolü ölçüp biçerek belirlemeye çalışır. Beş yaşının sonuna doğru bir çocuk, davranışları ile tutarlı ve sağlam bir örnek, sorun ve ödevlere yaklaşımda kendine özgü bir üslup geliştirmiş olur. Dünyadan ve kendi kendisinden beklentileri konusunda derinlere kök salmış kalıcı bir düşüncenin sahibidir artık. Bundan böyle değişmeden kalan bir kavrayış modelinin perspektifinden bakar dünyaya. Yaşantı ve deneyimleri kendine mal etmeden önce yorumlar, bu yorum da yaşama başlangıçta verdiği anlamla her zaman uyum içindedir. İsterse yaşama verdiğimiz anlam çok ağır hataları kendisinde barındırsın, isterse sorunlara ve ödevlere yaklaşım tarzımız bizi durmadan başarısızlıklara sürükleyip sıkıntılara soksun, davranış tarzımızdan asla kolay el çekmek istemeyiz.”

Çocuklukta oluşan ve sonra kolay kolay değişemeyen bir hayata bakış, aslında anne-baba olarak ne kadar özen isteyen bir sorumluluğumuz olduğunu bize bir kez daha hatırlatıyor.

Farklı bir anlatımla, eğer biz bir bina olsaydık, tüm temelin çocukluğumuzda oluştuğunu söylemek hatalı olmayacaktı. Binanın şeklini, yüksekliğini, nasıl malzemeler ile yapılacağını, rengini, bir sarsıntıda yıkılıp yıkılmayacağını, çevreyle uyumunu ise, en başta oluşan, işte bu temel belirleyecekti. Elbette, istediğimiz binayı inşa etme hakkımız daima vardır. Ancak bunun için önce temeli, hayalimizdeki binayı üzerine oturtabilecek hale getirmek için kırmak, düzenlemek ve tekrar yapmak gerekiyor. İşte binanın temeli ile ilgili yapmamız gereken bütün bu şeylerin adına, “değişim” diyoruz. Ve maalesef Adler’in de söylediği gibi, çok önemli kısmımız, çocukluğumuzda oluşan temele inşa edebileceğimiz bina ile yetiniyor ve bir değişiklik yapmaya şiddetle direniyoruz.

Sevgiyle Kalın

Nilgün TURAN