Bu sabah Çağan
Irmak’ın yeni vizyona giren filmi “Unutursam Fısılda”ya gittim. Çağan Irmak,
filmi hem yazmış hem de yönetmiş.
Burada size ne
filmi anlatarak işin heyecanını kaçıracağım, ne de Çağan Irmak ve oyuncuların
performanslarını değerlendirerek haddim olmayan bir işe girişeceğim. Ben,
filmin bana düşündürdüklerinden bahsedeceğim.
Hepimiz hayat
sahnesinde birer oyuncuyuz. Ve yine hepimiz kendi hayat filmimizin
başrolündeyiz. Ben kendi filmimin başrol oyuncusuyken, örneğin çocuğumun,
eşimin, annemin, kardeşimin , arkadaşımın filmlerinin yardımcı oyuncusuyum.
Eğer bunu idrak edemez ve kendi hayat filmimizin başrolünü
başkasına/başkalarına bırakırsak birgün istenmeyen geldiğinde perde hiç de istemediğimiz
bir sonla inebilir.
Üstelik hayat
filmimizin sadece başrolünde oynamıyoruız, aldığımız destekle –adına ne
dersiniz bilmiyorum ben ilahi lütuf diyorum- yön belirleyip, kararlar alıp
uygulayarak senaryoyu da yazıyoruz, ya da bazen yazdığımızı zannediyoruz. Eğer
yazan değilsek de birgün istenmeyen geldiğinde, filmde hiç de istediğimiz
sahnelerin olmadığını hatta istemediğimiz bir sürü sahnenin olduğunu farkederek
büyük bir düş kırıklığı yaşayabiliriz.
Başrolde olanlar
ve olmayanlar, senaryoyu yazanlar ya da yazmayanlar sonucunda toplumda iki tip
insan oluşur. Hayatının iplerini elinde tutan, hedefleri, hayalleri uğruna
yılmadan mücadele eden, düşünen, ilerleyen “sahipler” ve toplumun yönlendirmeleriyle
hareket eden, düşünmek yerine hazır düşünülmüşü kabul eden, acıdan,
umutsuzluktan beslenen, şikayet eden, mutsuz olan, ama bu gidişi değiştirmek
için kılını bile kıpırdatmayan “kurbanlar”.” Sahipler”, olan bitende kendi payı
yanında
çevresinin olumlu ya da olumsuz payını da takdir eder, “kurbanlar” ise olan biten herşeyin sorumlusu olarak başkalarını görür, kendilerine asla toz kondurmaz.
çevresinin olumlu ya da olumsuz payını da takdir eder, “kurbanlar” ise olan biten herşeyin sorumlusu olarak başkalarını görür, kendilerine asla toz kondurmaz.
Ancak gün
bittiğinde, istenmeyen geldiğinde, sadece “sahipler” geriye bir eser bırakmış olur,
sadece bu kişiler dünyanın daha güzel bir yer olmasına katkı sağlar, bu kişiler
gelecek nesillere bir umut ve ilham bırakır ve bu kişileri örnek alan gelecek nesilden
birileri de cesur adımlar atarak kendi dönemlerinin, çevrelerinin “ sahipler”i
olur.
Ve belki de en
önemlisi, bu “sahipler”, yıllar belki de
asırlar sonra birilerinin hayatına dokunduklarından, bir düşünceye yol açtıklarından,
bir yerlerde bir ateşin fitilini yaktıklarından habersiz sadece kendi hayat
filminin istediği gibi olmasının huzurunu yaşayarak istenmeyeni karşılarlar.
Bugün hayatımıza dokunan, bizi etkileyen hiç kimse birgün biz böyle düşünelim,
hissedelim diye yapmamış yaptığı her neyse, o sadece kendi hayalini
gerçekleştirmiştir.
“Sahip” olmak
illa herkese etki eden bir şeyler yapmak, tanınır olmak falan değil, “sahip”
olmak hayatını huzurlu, gülerek, mutlu yaşamak ve perde inmeden önce de tüm içtenliğimizle
“teşekkür
ederim hayat sana” diye haykırabilmektir.
ederim hayat sana” diye haykırabilmektir.
Çağan Irmak bu
filmi yaparken tam da bunları mı düşünmüştü, muhtemelen hayır, ama bana bunları
düşündürdü. Size bambaşka şeyler düşündürebilir. Herkes kendine düşeni alacaktır. Zaten
sanatın zenginliği de bu değil midir?
NİLGÜN TURAN