Sayfalar

29 Ekim 2014 Çarşamba

UNUTURSAM FISILDA


Bu sabah Çağan Irmak’ın yeni vizyona giren filmi “Unutursam Fısılda”ya gittim. Çağan Irmak, filmi hem yazmış hem de yönetmiş.

Burada size ne filmi anlatarak işin heyecanını kaçıracağım, ne de Çağan Irmak ve oyuncuların performanslarını değerlendirerek haddim olmayan bir işe girişeceğim. Ben, filmin bana düşündürdüklerinden bahsedeceğim.

Hepimiz hayat sahnesinde birer oyuncuyuz. Ve yine hepimiz kendi hayat filmimizin başrolündeyiz. Ben kendi filmimin başrol oyuncusuyken, örneğin çocuğumun, eşimin, annemin, kardeşimin , arkadaşımın filmlerinin yardımcı oyuncusuyum. Eğer bunu idrak edemez ve kendi hayat filmimizin başrolünü başkasına/başkalarına bırakırsak birgün istenmeyen geldiğinde perde hiç de istemediğimiz bir sonla inebilir.


Üstelik hayat filmimizin sadece başrolünde oynamıyoruız, aldığımız destekle –adına ne dersiniz bilmiyorum ben ilahi lütuf diyorum- yön belirleyip, kararlar alıp uygulayarak senaryoyu da yazıyoruz, ya da bazen yazdığımızı zannediyoruz. Eğer yazan değilsek de birgün istenmeyen geldiğinde, filmde hiç de istediğimiz sahnelerin olmadığını hatta istemediğimiz bir sürü sahnenin olduğunu farkederek büyük bir düş kırıklığı yaşayabiliriz.

Başrolde olanlar ve olmayanlar, senaryoyu yazanlar ya da yazmayanlar sonucunda toplumda iki tip insan oluşur. Hayatının iplerini elinde tutan, hedefleri, hayalleri uğruna yılmadan mücadele eden, düşünen, ilerleyen “sahipler” ve toplumun yönlendirmeleriyle hareket eden, düşünmek yerine hazır düşünülmüşü kabul eden, acıdan, umutsuzluktan beslenen, şikayet eden, mutsuz olan, ama bu gidişi değiştirmek için kılını bile kıpırdatmayan “kurbanlar”.” Sahipler”, olan bitende kendi payı yanında
çevresinin olumlu ya da olumsuz payını da takdir eder, “kurbanlar” ise olan biten herşeyin sorumlusu   olarak başkalarını görür, kendilerine asla toz kondurmaz.

Ancak gün bittiğinde, istenmeyen geldiğinde, sadece “sahipler” geriye bir eser bırakmış olur, sadece bu kişiler dünyanın daha güzel bir yer olmasına katkı sağlar, bu kişiler gelecek nesillere bir umut ve ilham bırakır ve bu kişileri örnek alan gelecek nesilden birileri de cesur adımlar atarak kendi dönemlerinin, çevrelerinin “ sahipler”i olur. 

Ve belki de en önemlisi, bu “sahipler”,  yıllar belki de asırlar sonra birilerinin hayatına dokunduklarından, bir düşünceye yol açtıklarından, bir yerlerde bir ateşin fitilini yaktıklarından habersiz sadece kendi hayat filminin istediği gibi olmasının huzurunu yaşayarak istenmeyeni karşılarlar. Bugün hayatımıza dokunan, bizi etkileyen hiç kimse birgün biz böyle düşünelim, hissedelim diye yapmamış yaptığı her neyse, o sadece kendi hayalini gerçekleştirmiştir.

“Sahip” olmak illa herkese etki eden bir şeyler yapmak, tanınır olmak falan değil, “sahip” olmak hayatını huzurlu, gülerek, mutlu yaşamak ve perde inmeden önce de tüm içtenliğimizle  “teşekkür 
ederim hayat sana” diye haykırabilmektir.

Çağan Irmak bu filmi yaparken tam da bunları mı düşünmüştü, muhtemelen hayır, ama bana bunları düşündürdü. Size bambaşka şeyler düşündürebilir.  Herkes kendine düşeni alacaktır. Zaten sanatın zenginliği de bu değil midir?

NİLGÜN TURAN