İnsanlık tarihini
bilecek kadar yaşlı olmamakla birlikte, okuyabildiğim yazılı kaynaklara
bakılırsa, insanlar yerleşik düzene geçtiklerinden beri hep geleceklerini merak
edip durmuşlar. Önceleri kabileler varmış, kabilelerde de büyücüler, örneğin
büyücüler hem yaşadıkları topluluğun hem de topluluktaki kişilerin geleceklerini
söyler, herkes de onlara oldukça itibar edermiş. Sonra, insanlar gökyüzünde ne
olup bittiğini merak eder olmuş, derken ilk rasathaneyi kurmuş olan Ömer Hayyam’ın
ilk yıldız haritalarını çıkartmasıyla, insanların gelecekleri ile doğdukları
andaki gökyüzünün yakından ilişkisi olduğuna karar verilmiş, astroloji ortaya
çıkmış. Günümüzde gelinen noktada, medyumluk, durugörürlük, telekinezi falan
derken gelişen teknoloji ile birlikte çeşitli ablalara kahve fincanının fotoğrafını
gönderip, akıllı telefonlarımıza kahve falımızın gelmesine kadar evrilmiş, çok
çeşitli gelecek okuma teknikleri gelişmiş durumda.
Bütün bu teknikler
içinde isabetli olan biri var mıdır, geleceği birinin bilebilmesi mümkün müdür
bilemiyorum, hatta bu konudaki fikrimi de inançları sarsmamak adına kendime
saklıyorum, ancak bence asıl önemli olan kişinin geçmişini görebilmesidir.
İtirazları duyar
gibiyim, sanırım bu söylediğimi anlamsız bulan çok sayıda kişi olacaktır. Ancak
ben tüm itirazlara rağmen gerçekten de ne söylediğimin farkındayım. Her bir
bireyin geçmişini en ince ayrıntısına kadar bildiğini elbette biliyorum, hatta
tam da bunu söylüyorum, bu bildiğimiz şeyi görebilmek ve geçmişimizin farkına
varmak, tüm duyguları, tüm düşünceleri, tüm hayalleriyle farkına varmak ve
böylece geleceği şekillendirmek için muhteşem bir birikime sahip olmak,
sonrasında da heybemiz dolu işe koyulmak.
Geride kalan her
an geçmiştir, örneğin ben üstteki paragrafı geçmişte yazdım. Şu an okuduğunuz
cümleyi yazmak için birkaç saniye düşündüm ve böylece bir önceki cümle de
geçmiş zamanda yazılmış bir cümle oldu. Gördünüz mü, hayat böyle akıp gidiyor,
bildiğimizi düşündüğümüz, ama farkına varamadığımız bir geçmişimiz var. Sanırım
okuduğunuzda anlam veremediğiniz cümle ile neyi kastetmiş olduğumu şimdi anladınız.
Artık ilerleyebiliriz.
Birçok kadim
öğretide “an”da olmak gereğinden bahsedilir. Eğer kişi “an”da olursa, gerçek
haz ve mutluluğa erişebilir. Oysa “an”da olabildiğimiz zamanlar öylesine az ki.
Daima geçmişte olanlar ve olası gelecek fikirleri ile inşa etmeye çalıştığımız
bir ilişkiler yumağı içindeyiz. Zihnimizin içinde düşünceler uçuşup duruyor.
Elbette geçmişte yaşadığımız deneyimlerden bir şeyler öğrendik ve bu öğrendiklerimizi
kullanmak hayatımızı kolaylaştırıyor, ancak benim üzerinde durmak istediğim
konu geçmiş bazı deneyimlerimizin değiştirilemez yargılar olarak hayatımıza ket
vurması ve ilerlememize engel olması.
Geçmişten
getirdiklerimizin, farkına bile varmadığımız şekilde bir gün kaderimiz olması
birkaç aşama ile gerçekleşiyor. Bakınız “kaderimiz” dedim, bu kelimede bir
kabulleniş, bir geleceği değiştirememe, bir çaresizlik hissettiniz mi? İnsanlar
başlarına bir felaket geldiğinde, işler istedikleri gitmediğinde falan “kader”
deme eğilimindedir, böyle demek olan biteni kabullenmeyi kolaylaştırır, ancak
işler çok yolundaysa, hayat her gün yeni bir mucize ile başlıyorsa, dilekler
gerçekleşiyorsa kimse sorulduğunda “kader” demez, gözleri parlayarak nasıl
başardığını anlatır, bazen de “lütuf”
der ve geçer.
Peki ne olacak da
“kader” söyleminden “lütuf” söylemine geçeceğiz.
Birkaç yazımda bu
konudaki düşüncelerimi paylaşmaya çalışacağım. Bu yazının devamı olan yazılar
aynı başlıkla ve numaralanmış olarak blogda yer alacak. Bu yazı “1” numaralı
yazı.
Sevgiyle Kalın
Nilgün Turan