İlk yazımda
geleceği merak etmeyi bir kenara bırakıp, geçmişin farkına varmalıyız demiştim.
Geçmişi anlarsak “an”da kalarak, geleceğimizi şekillendirmek için dolu bir
heybeyle yola çıkacağımızdan bahsetmiştim.
Biz insanlar,
düşünce, duygu, davranış üçlemesiyle hayatımızı ve çevremizle olan ilişkimizi
şekillendiriyoruz. Bu üçlüden, çevremize yansıyan davranışlarımız, bizim
bilebildiğimiz ise duygularımızdır. Öfke, sevgi, korku, güven, güvensizlik,
nefret, kıskançlık, mutluluk gibi çok çeşitli şeyler hissederiz. Bu duygular
bize aittir, biz biliriz, biz yaşarız, kimse, en yakınımız bile tam olarak
hissettiğimiz şeyin neye benzediğini bilemez.
Duygularımız davranışlarımızı belirler, bağırırız, kavga ederiz, güleriz, ağlarız, kaçarız, sadece dudaklarımız değil vücut dilimiz de konuşmaya başlar, şekilden şekle gireriz. Bir bütün olarak görünüşümüzün neye benzediğini asla bilemeyiz, bizi ve davranışlarımızı tüm çıplaklığı ile sadece çevremiz görür. Duygularımız ile meşgul olan biz ve davranışlarımızla etkilediğimiz çevremiz bütün bunlara neyin sebep olduğunu hiç dikkate almaz, ortada olan herkes için yeterince açıktır. Oysa “ne oldu da böyle oldu” sorusunun cevabı, olumsuzu değiştirmek, olumluyu mükemmele çevirmek için gereklidir ve geçmişi ancak böyle anlarız. Bu sorunun cevabı düşüncelerde gizlidir.
Duygularımız davranışlarımızı belirler, bağırırız, kavga ederiz, güleriz, ağlarız, kaçarız, sadece dudaklarımız değil vücut dilimiz de konuşmaya başlar, şekilden şekle gireriz. Bir bütün olarak görünüşümüzün neye benzediğini asla bilemeyiz, bizi ve davranışlarımızı tüm çıplaklığı ile sadece çevremiz görür. Duygularımız ile meşgul olan biz ve davranışlarımızla etkilediğimiz çevremiz bütün bunlara neyin sebep olduğunu hiç dikkate almaz, ortada olan herkes için yeterince açıktır. Oysa “ne oldu da böyle oldu” sorusunun cevabı, olumsuzu değiştirmek, olumluyu mükemmele çevirmek için gereklidir ve geçmişi ancak böyle anlarız. Bu sorunun cevabı düşüncelerde gizlidir.
Doğduğumuz andan
başlayarak, basitten karmaşığa doğru düşünce kalıpları oluşturmaya başlarız, bu
kalıpları farkına bile varmadan gerektiğinde kullanmak üzere zihnimizde bir
yerlerde arşivleriz. Ergenliğe girdiğimizde arşivin önemli kısmı hazırdır, boş
kalan azıcık yere de ergenlikte geliştirdiğimiz bazı kalıpları sıkıştırır ve yola
koyuluruz. Yolculuk boyunca, hiç farkına varmadan, duygu ve dolayısıyla
davranışlarımızı belirleyen arşivdeki işte bu düşünce kalıplarıdır. Örneğin,
ebeveynlerimiz her fikrimizi ifade ettiğimizde, fikrimize bir kusur bulup bizi
eleştirmişlerse, “fikirlerini kendine sakla, yoksa herkese rezil olursun” düşünce
kalıbı arşivin bir köşesine özenle kaldırılır. Hayat boyu ne zaman önemli bir
konuda fikir söylememiz gerekse, arşiv kaydı açılır ve kişinin kendi için
bulduğu en uygun tepki o anda ortaya çıkar. Kişi yıllar içinde “herkese rezil
olmamak "adına, mutlaka bir tepki geliştirmiştir. Örneğin, kaçmak, bu tip
ortamlara girmemek, asla net bir fikir beyan etmemek gibi, bu görünen
davranıştır. Kişinin hissettiği ise, öfke,
güvensizlik ya da korku olabilir. Oysa arkada kimselerin farkında olmadığı bir
düşünce vardır ve aslında bu kalıplar kararlarımızı, tercihlerimizi,
geleceğimizi şekillendirir.
O halde, geleceği
öğrenmek için medyumlardan medet ummak yerine, geleceğimizi şekillendirmek için
zihnimizdeki arşive bakmak doğru olmaz mı? Arşivdeki, işe yaramayan, hayatımıza
ket vuran, gelişmemizi engelleyen tüm kalıpları çöpe atarak, yerine, bizi
hedeflerimize taşıyacak yepyeni kalıplar koymak kulağınıza nasıl geliyor?
Aynı başlıkla 3 numaralı yazı ile bu konudaki düşüncelerimi paylaşmaya devam edeceğim.
Sevgiyle Kalın
Nilgün TURAN